NAMAZ BİR TESBİH EYLEMİDİR


Kur'an Namaz, rüku ve secdenin tanımını yapmaz. Çünkü namazın formel boyutları o toplumda biliniyordu. Fakat namazın içeriği boşaltılmış ve anlamını yitirmişti (Maun 4). Kur'an namazın içerisini doldurmaya çalışıyordu. Hamd ve tesbih kavramlarını bu anlamda değerlendirmektedir. Özellikle namaz vakitlerinden bahsedilen ayetlerde salat kelimesi değil, hamd ve tesbih kavramlarıyla bahsedilir namazdan. Örneğin ilk defa Kaf 39, 40. ayetlerde gelen ayet şu şekildedir: "Onların söylediklerine sabret. Güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbinin hamdini tesbih eyle. Geceleyin ve secdelerden sonra da tesbih et." Bunu Taha 130 vb. ayetler izlemiştir. Bu vakitlerin değerlendirmesini Hz. Peygamber (s), belirlemiş, İslam ümmeti de toplumdan topluma bu vakitleri bize mütevatir olarak aktarmıştır.

“Tesbih” kelimesi; Allah’ın mükemmel sıfatlara sahip, noksan sıfatlardan uzak ve her şeye müdahil olduğu (tenzih) anlamına gelmektedir. Göklerde ve yerde ne varsa O’na bağımlıdır ve O’na yönelmiştir. Hiçbir şey O’ndan bağımsız hareket etmez (17/İsra 44). İnsanın Allah’ı tesbih etmesi, her şeyde O’nun güç ve hükmünü görmesi, O’nun hükümranlığını hissetmesi ve sahip olduğu ne varsa O’ndan bilmesidir (68/Kalem 29). “Fe sebbih bi Hamdi Rabbike” kalıbıyla Rabbe yapılan hamdin (namaz vs. gibi ibadetlerin) tenzih edilmesi ve arındırılması istenmektedir (110/Nasr 3). Bu cümleye gramer açısından bakıldığında tesbih edilmesi gereken “Rab” ismi değil, “hamd” eylemidir. Tıpkı “sebbih isme Rabbike’l-â’lâ” (Yüce Rabbin adını tesbih et) ayetinde isim kelimesinin tümleç olması gibi (87/Â’lâ 1). Namazın başında okunan “Sübhaneke Allahümme ve bi hamdike…” duasında da; “Ey Allah’ım seni ve hamdini tesbih ederim…” diyoruz. Bundan dolayı “sebbeha” fiilindeki “bi” edatının “ile” anlamında değil, “fi” (de, da) anlamında olduğu düşünülmektedir (Zebîdî, Tâc).

Ayrıca “sebbeha” fiili, köken itibariyle suda veya boşlukta yüzmek anlamına gelmektedir (36/Yasin 40). Bundan dolayı “Rabbinin hamdini tesbih et” cümlesi “Rabbinin hamdine dal ve yüz” şeklinde de çevrilebilir. Dolayısıyla bu tür ayetlerde hamd etmekten kasıt namazdır; tesbih ifadesi de namazın sadece Allah için kılınması ve şirk bulaştırılmamasıdır. Bu nedenle bu ayetlerdeki vakitler, namaz vakitleri olarak değerlendirilmiştir (Buharî, Tefsir 50; Zemahşerî, Keşşaf; Maturidî, Te’vîlât; Zebîdî, Tâc; İbn Manzur, Lisanü’l-Arab).

Üstelik önem vermek, değer vermek, saygı duymak, tazim ve hamd-ü senâ etmek anlamlarına gelen “salât” kelimesi de bu deyimle paralellik arzetmektedir (32/Secde 15; 2/Bakara 157; 33/Ahzap 42, 43; Âlûsî, Ruhu’l-Maanî).

Namazın sübhaneke duası ile başlayıp her rekatında fatiha okunmasına, her rükun esnasında tesbihatın tekrarlanmasına, namazdan sonra okunan tesbih dualarına bakılırsa; namaz, baştan sona bir hamd eylemidir. Bu kavramlar düşünce dünyamızda anlamsız hale gelince, namazımız da anlamsız hale gelmiş ve tesbihatı namazın dışına çıkarıp sonuna ekleme gereği duymuşuz; üstelik onların da anlamını hiç düşünmeden. Namazın neden bize zevk vermediğini, sonuç doğurmadığını anlayabiliriz. Biz bunları tartışmamız gerekirken; şimdi, birileri namazın kaportasını tartışmaya açmaktadır. Bu da başka bir anlamsızlık boyutu maalesef... Bizlerin namazı, namazın da bizleri kılması dileğiyle…