Süleyman ARSLANTAŞ


Süleyman ARSLANTAŞ

sarslantas46@hotmail.com

Hazreti Âdem ile Hz. Muhammed (a.s) arasında birçok peygamber geldi-geçti. Acaba diyorum bunlar, geldikleri toplumlarda onlar gibi olmaya mı yoksa kendileri gibi olmaya mı çalıştılar? Şunu demek istiyorum; muhakkak ki her peygamberin geldiği toplumun belirli bir inanç ve yaşayış biçimi vardır. Peygamberler onların yani içerisinden çıktıkları toplumların inanç ve yaşayışlarına uyum sağlayamaya mı, ıslah etmeye mi yoksa inkılâpçı bir anlayış ve yaşayışla farklı bir kimlik ortaya koymaya mı çalıştılar?

     Peygamberler örnek alacağımız, getirdiklerine inanacağımız ve yine inandıklarımızı da onlar gibi yaşayacağımız yegâne modellerdir. İşte o elçiler geldikleri toplumların inanç ve yaşam biçimleri ile özdeşleşmek yerine farklı, anlaşılabilir, yaşanabilir bir dünya görüşü, inanç sistemi vaat ettiler toplumlarına. Elbette her farklılık mutlaka tepki çekebilir. Nitekim tüm elçiler içlerinden çıktıkları toplumların çeşitli tepkileri ile yüz yüze geldiler, dışlandılar, horlandılar. Ama onlar her hâlükârda “kendileri” olmayı yeğlediler. O nedenledir ki tarih “kendileri” olmayı yeğleyenleri kaydetti, onların insanlık için gönderilmiş kutlu elçiler olma vasıflarını not etti. Onların en önemli özelliklerinden birisi de ‘tez’ sahibi olmalarıdır. Onlar geldikleri toplumda ‘anti-tez’ ile uğraşmadılar. Karşıtlarının muhalefeti, tezlerinin sıkletinden kaynaklandı.  Bir örnek vermek gerekirse, neredeyse tüm peygamberlerin geldikleri toplumlar Allah’ı kabul ediyor ve O’na iman ediyorlardı. Ancak onlar, Allah’ı kabul etmekle birlikte O’nun hâkimiyet vasfını, rablık vasfını kabul etmiyorlardı. Yani Kur’an ifadesiyle O’na ortak koşarak iman ediyorlardı, (12/06). Elçiler ise Tevhid akidesinin esas olduğunu ve bundan asla taviz verilmeyeceğini bildiriyorlardı.